ÜST REKLAM

logo

reklam

MAVİ YOLCULUK

Malumunuz yaklaşık bir yıl önce belediyenin tek yön uygulamasından dolayı tüm çabalarıma rağmen evime dönememiş arabamda mahsur kalmıştım.  Dön dolaş tüm yollar beni Tarsuslu markete çıkardığı için pes edip kaderime razı olmuştum.  Bu süre zarfında aile özlemim çekilmez bir boyuta ulaşmış, arabada yaşam koşullarının zorluğu beni iyiden iyiye tüketmişti. Artık kararlıydım, evime dönmeliydim. Neyse ki imdadıma Büyükşehir Belediyesi yetişmişti. Radyoda dinlediğim reklamda belediyenin muasır medeniyetler kıvamında halka kazandırdığı Metrobüs tarzı mavi otobüslerin tanıtımı yapılıyordu. Geniş, ferah ve klimalı otobüslerin hizmete kazandırılmış olması beni müthiş heyecanlandırmıştı. Adeta bir adada mahsur kalan gezginin S.O.S yardımına gelen gemiye duyduğu heyecan gibiydi. Hiç vakit kaybetmeden toparlandım ve otobüs güzergahına doğru yol aldım. Kavurucu sıcaklar bile heyecanıma mani olamıyor ve beni yolumdan alıkoyamıyordu. Nihayet Samandağ yoluna çıktım ve eve dönüş umudumu sabırsızlıkla beklemeye başladım. Heyecanım gittikçe artıyor fakat beklediğim otobüs bir türlü gelmiyordu. Dakika başı geçen minibüsleri hafiften özlemeye başlamıştım bile. Geçmek bilmeyen dakikalar ve gittikçe kendini hissettiren sıcaklar altında sabırsızlıkla beklemekteydim. Nihayet beklediğim an gelmişti. Mavi geniş otobüs adeta ceylan gibi sekerek bana doğru geliyordu. Elimi salladım ve yerde bıraktığım çantamı almaya yeltenirken otobüsün hiç duraksamadan yanımdan süzülüşüne şahit oldum. Parmaklarımın arasından akan kum misali dönüş biletim akıp gitmişti. Tam sitem edecekken cehaletime kızmaya başladım. Adamlar muasır medeniyetler seviyesinden “Miami’den” bahsederken, ben ise o otobüsün durak dışında beklemeyeceğini akıl edememiştim. Çantamı sırtıma alıp ve en yakın otobüs durağına doğru yol almaya başlamıştım. Tam tepemde seyreden güneşin altında durmadan yürüyordum. Motivasyonum düşecekken Şirin’i için çölleri aşan Ferhat aklıma geliyor bir hırsla ‘’pes etmek yok, asla pes etmek yok!’’ diye kendimi yeniden motive ediyordum. Baya bir mesafe kat etmeme rağmen ortalıkta otobüs durağı ya da benzeri bir yapı göremiyordum. Acaba yanılmış olabilir miydim? Bir an dinlediğim radyo Suriye radyosu olabilir mi? diye düşünmedim değil. Saatlerce yürümüştüm. Ya da güneş çarptığı için öyle hissetmiştim. Umudumun tükenmesine yakın, ünlü fotoğraf sanatçısı Christopher Herwig’in ‘’ Otobüs Durakları’’ sanat sergisine konu olacak estetik harikası belediye otobüsü durağı karşımda belirdi. Tüm yorgunluğum kuş tüyü misali uçup gitmişti. Durak adeta yaşam destek alanı gibiydi. Yaklaştıkça şaşkınlığım giderek artıyordu. Hoparlörlerinden Beethoven’ın ‘Ay Işığı’ sonatının çaldığı, soğutma sistemine sahip durakta ceylan derisi koltuklara uzanarak otobüsünüzü bekleyebiliyordunuz. Tabii ki konfor sadece bununla sınırlı değildi. Aynı zamanda durakta mevcut olan kütüphaneden istediğiniz kitabı alıp okuyabiliyordunuz. Hayranlıkla ve minnetle etrafımı gözlemlerken aklıma Serkancığımın ‘Miami’ sözü gelmişti. Helal olsun kurduğu hayalin ilk adımı olarak icraatına ulaşımdan başlamıştı. Daha da önemlisi çoğu siyasetçinin aksine sözünü tutmuştu. Büyülenmenin verdiği mayhoşluğu -otobüsünüz varmak üzere-anonsunun dağıtmasıyla hazırlanmaya başlamıştım. Anons edilen otobüsüm tam zamanında durağın önünde durmuştu. Ön kapıya doğru yanaştım ve umudun kapısının açılması bekledim. Gözümün önüne yıllar önce Sinan Çetin’in sunduğu ‘Film Gibi’ programı geldi. Kapı gerilim müziği ile açılıyor ve kapının ardında yıllardır görüşemeyen bireyler birbirine kavuşuyordu. Umudun kapısı açılmış karşımda takım elbiseli Samandağ beyefendisi şoförün sıcak gülümsemesi eşliğinde bizi içeri buyur etmesi ile otobüse ilk adımımı atmıştım. Otobüsün içine doğru hareket ederken içerdeki herkesin birbirine gülümseyerek selam verdiğini ve birçoğunun elinde kitabı, ferah otobüste yolculuğun tadını çıkarmaya çalıştığını gördükçe hayranlığım daha da artmıştı. Boş bulduğum pencere kenarında ki koltuğa oturdum ve tek yön uygulamasından dolayı eleştirdiğim yetkililerin bize sunduğu hizmet karşısında adeta ezilmiş, kendi adıma utanmıştım. Fakat başka bir şey vardı. Bu utanç ya da mahcubiyet değildi. Keskin bir kokuydu. Şöyle ölü kedi kokusu ile 6 ay yıkanılmadan giyilen çorap kokusunun karışımından oluşan aromatik bir kokuydu. Bu koku burnuma tutulan eter gibi beni şok etkisiyle uyandırmaya yetmişti. Adeta boyut değiştirmiş, farklı bir gezegene ışınlanmış gibiydim. Ne olduğuna anlam vermek için etrafıma göz atmak istedim lakin hareket dahi edemiyordum. İsviçre teleferiğini aratmayacak konfordayken Kamboçya dolmuşlarını aratmayan otobüse nasıl gelmiştim. Daha da önemlisi bu sıkışıklıkta kafam tanımadığım bir dayının koltuk altında ne arıyordu. Sanırım kokunun kaynağını bulmuştum. Aldığım koku sayesinde alıklığım geçmiş, olanları sağlıklı yorumlamaya başlamıştım. Sanırım saatlerce güneş altında beklemekten güneş çarpmış ve bir serap içinde yüzüyordum. Çölde susuzluktan şelale altında olduğunu gören bedevi gibiydim. Neyse ki imdadıma tanımadığım dayının koltuk altında taşıdığı ölü kedinin kokusu yetişmiş ve kendime gelmiştim. Kendimi kurtarmaya çalışırken gördüğü yolcuyu almak için sert bir şekilde frene asılan şoförün manevrası ayakta duran onlarca kişinin tekrardan yeni pozisyon almasına sebep olmuştu. Bu fırsatla kendime bir alan yaratmıştım. Yaz sıcağı altında klimayı açmamakta ısrar eden şoförün bekleyen yolcuya otobüsün boş olduğuna inandırmaya çalışması benle birlikte istiflenen yüzlerce kişinin sabrını taşırmıştı.

Şoför beye bir parantez açacak olursak, amcamız iç işlerinde serbest, dışişlerinde bağımsız hareket eden asi bir balkan ülkesi gibiydi. Oturduğu süspansiyonlu koltukta sağındaki pencereyi açmış püfür püfür esen rüzgarda konforlu yolculuğun tümden gelip tüme varacağı düşüncesiyle arkada yaşanan curcunanın farkında bile değildi. Bu yüzden binmek isteyen her yolcuya otobüsün boş olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Yolcudan gelen itiraz üzerine arkaya dönüp sürekli yolcuların arkaya doğru ilerlemesi konusunda ikaz ediyordu. Şoför amcaya göre otobüsün arkası Uzay Boşluğu yahut Kara Delik idi. Sanki onca yolcu otobüsün arka tarafında ki ferahlık yerine şoföre yakın olabilmek adına ön tarafta sıkışıklığı göze aldığını düşünebilecek kadar narsist bir tavır içindeydi. Daha da ötesi otobüs içindeki hakimiyetini karayollarında da sergilemeye çalışıyor, ardından gelen araçların tepkilerine aldırış etmeden istediği yerde durabiliyor, yolcusunu indirebiliyor veya bindirebiliyordu. Sonrasında evinde ki salondan koridora çıktığı gibi özgür bir şekilde yola çıkıyor yol üstünde ki araçların güvenliğini hiçe sayabiliyordu. Canı sıkılıyor bebek arabasını kullanır gibi narin bir şekilde seyahatine devam ediyor, yeri geliyor Formula 1 yarışçılarına nispet yaparcasına hızlanabiliyordu. Tüm bu işkence içinde yolculuğumun başladığı yer olan, tek yön uygulamasının başladığı noktaya, Tarsuslu markete varmıştık en nihayetinde. Asıl sınav şimdi başlıyordu. Dönüp dönüp aynı paradoksu tekrar yaşayacak mıydım? Bu merakla birlikte gözümü yola dikmiş yol güzergahını takip etmekteydim. Artık yolculuğumuz şehir içine doğru daha sakin bir şekilde ilerliyordu. Arakadan gelen inecek var anonsuyla tüm yolcular vefat eden dedelerinden kalacak olan mirasa bilenir gibi boş koltuğa bileniyordu. Şoförün durak yerine ulaşmasını beklerken şoförümüz arkadan gelen araçları önemsemeden durmuş, yolcusunu indirdikten sonra bodoslama bir şekilde yola tekrar çıkmıştı. Bu olay tekrarlandıkça arkadan gelen korna sesleri artıyor ama deneyimli amcamız umursamadan yoluna devam edebiliyordu. Şehir merkezine yaklaştığımızda arkadan gelen korna seslerinin sitemden ziyade bir isyana dönüştüğünü anlayabiliyordum. Arka pencereden geriye doğru baktığımda düğün konvoyunu aratmayacak bir zincirin peşimizde olduğunu görmüştüm. Otobüs her durduğunda korna sesleri ile birlikte eller kafalar pencereden çıkıyor, Coşuyorlar mı? Küfür mü ediyorlar? pek anlam veremiyordum. Bizi geçmeyi başaran her araç şoförü bizim şoförün hizasına geldiğinde kornayla anlamlı bir şekilde sitem ediyor, bizimki de aynı korna ritmiyle karşılık veriyordu. Selamlaşmadıkları kesindi. Muazzam bir iletişim yöntemiydi. Tüm bu kaostan sonra sağ selamet merkezdeki ilk durak yerine ulaşmıştık. Yolcular özgürlüklerine kavuşmuş gibi birer birer indikçe otobüsün içi daha net beliriyordu gözüme. Modernleşiyoruz amacıyla kaldırılan minibüs yerine getirilen otobüslerin farkını anlamaya çalışıyordum. Diğeri 17 koltuk bu da 25koltuktu. Minibüslerde tüm yoğunlukta en çok 5 kişi ayakta seyahat edebiliyordu ki bu da yasaktı. Bu otobüste ise geri 45 kişi ayakta seyahat ediyordu. Diğeri durak mecburiyeti yerine istediği yerde durup yolcu alıp devam edebiliyordu bu da öyle. Her ikisi de yol ve zamanlamayı civarında bırakıp otobüsün hızına ve yolcu yoğunluğuna göre ayarlıyordu. Sanırım modernlik çerçevesinde bize sunulan hizmetin tek farkı diğeri beyaz bunun mavi olmasıydı. Sonra kendime soruyordum. Gerçekten bize sunulan yenilik yaşam koşullarımızı iyileştirmiyorsa neden değiştirilmişti. Ya da yetkililerin yenilikten kastları neydi? Modernliği 15 yaşındaki bir gencin sahip olduğu motosikletin sadece egzozunu açarak çıkardığı ses ile hız motoruna bindiğini düşündüğü gibi mi algılamışlardı. Ya da Murat 124 aracına Xenon far takarak Ferrari etkisi yarattığını düşünen gençten ne farkları vardı. Bu yüzeysel hizmetlerin modernlik tanımında eğreti durmuş modifiye olduğunun farkında değiller miydi?

Soracak yüzlerce sorumla birlikte kendi yolculuğuma dönecek olursak; nihayet deniz yolunda son virajı dönmüş, önümde masmavi duran denizi görebiliyordum artık. Ya da ben öyle görmek istiyordum. (O konuya hiç girmek itemiyorum.) Artık son durağa doğru otobüs yanaştığında benle birlikte kalan birkaç kişi kapıya yönelmiştik. Lakin sağ koltukta oturan amcanın hiç istifini bozmadan oturduğunu fark ettim. Uyuyordur diye uyandırmak için yanına yaklaştım. Lakin çok yaklaşamadım. Gönlümün efendisi kedili dayı koltuğu sahiplenmiş oturuyordu.

– Dayı sen inmiyor musun?

-Yok evladım. Saatlerce yoldayım, birkaç saate tekrar işe dönmem gerekecek. Az evvel 2 dakika nefes alırım diye koltuğumdan kalktım ayakta seyahat etmek zorunda kaldım. Ben bu riski bir daha alamam.

Sanırım baya haklıydı. Bana da mantıklı geldi ki itiraz edemedim. Neyse helalleştik ama sarılmadık, uzaktan vedalaşıp indim. Evime doğru hızlı adımlarla ilerlerken aklımda anlam veremediğim Yılmaz Erdoğan’ın‘’Yaşayabilme İhtimali’’ şiiri dönüp duruyordu.

 Çok sevdiğim şiirde Yılmaz abi;

‘-Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan’ diyordu.

Ve yanı başımda ölmüş kedi kokusuydu amcam

Sonra iniyordum otobüsten, Antakya’dan bizim eve giden, ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum. Çok sevdiğim bir şiiri linç etmek istemedim bu yüzden burada sonlandırıp evime ulaşmanın zaferini sizinle paylaşmak istedim. Bu arada yaptığım mübalağadan dolayı bindiğim otobüsün sahibi babamdan, otobüs kooperatifinin başkanı Sabahattin ÖZDEMİR’den, her hizmeti önceliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı gözetmeden bize lütuf olarak sunan Büyükşehir Belediye Başkanımız Lütfü SAVAŞ’tan, Miami hayalini kurdurduktan sonra mecliste florasan lambasının zararları dışında gündem yaratamayan sayın vekilimizden, ve en çok da kedili amcamızdan özür diyorum.

Share
23 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

6+2 = ?