logo

reklam

NE OLMAK İSTERSİNİZ?


Ümit Sağaltıcı
deneme01@hotmail.com

ümit sağaltıcı

Hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi görünen insanlar, en muhtaç insanlardır yeryüzünde. Onların çoğunun yaşam kaynakları yoktur, soluyabilecekleri atmosferleri yoktur. Bazılarının ruhları yoktur.

Teknolojinin tüm ürünlerinden yararlanarak kendisini evrene egemen hissetmek için de, tüm işlerini makinelere veya aygıtlara yaptıracak kadar tembel olmak için de, tüm davranışları ve eylemleri makinelerce programlanan kişi için de öncelikle insan olmak gerekmektedir.

İnsan olunmadan, ne evrenin egemeni olunabilmekte, ne makine ve aygıtlar denetlenebilmekte ne de istenen her iş yapılabilmektedir.

Çölde vahalar yetiştirmek, denizler altındaki tüm bilinmeyen canlıları keşfetmek, ışıktan daha hızlı araçlarla özlediklerine ulaşmak, kendisinden bir tane daha olmasını istemek, yıldızlara bakarak geleceğini öğrenmek insanı mutlu etmemektedir.

Kendi Mutluluğunu başkalarının mutluluğu üzerine kurmak, diğer insanların haklarından çalarak kendine egemenlik alanları oluşturmak bile hoşnut etmemektedir insanları artık.

En uzak gezegene yaklaştıkça, yeryüzünün tüm armağanlarından pay alıp varlığını çoğaldıkça doyumsuzluğu artmaktadır insanın.

Ve ben bütün bunları bilmek görmek duymak anlamak istemediğimden,

Caddenin karşısına geçip yürüyorum.

Ağır aksak…

Hatta sarsak adımlarla…

Canım burnumda. Ben sokağa neden çıkmıştım?. Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Belki bir şey almak için… Belki de şöyle bir dolaşmak için…

‘’Gitmek’’ duygusu bana bugünlerde çok hâkim…

Sık sık kendimi Caddelerde karşıdan karşıya geçerken buluyorum. Üstelik yollara düşüş nedenimi de unutmuş oluyorum.

Aklımdaki tek şey gitmek… Gece gündüz yollara düşmek…

Yürüsem yürüsem bulvarlar arkamda kalsa, sonra caddeler, sokaklar… Sonra semtler, ilçeler, kentler… Korkunç bir fotoğrafın karesindeyken, fotoğrafı orada bırakıp çıkmaya benzer bir eylemsizlikten, eyleme geçiş olsa bu.

Ben gidiyorum ve herkes ardımda kalıyor. Öyle durağan ki her şey, ben giderken onlar donmuş kareler halindeler.

Ormanların yanından geçiyorum. Tarlaların, bostanların, seraların…

Ben gidiyorum. Onlar geride siluete dönüşüyor. Köylere, beldelere, kasabalara, kentlere önce ‘’Hoş bulduk’’ sonra ‘’alasmarladık’’ diyorum. Otobanlarda karşıdan karşıya geçen ineklere, yolunu yitirmiş eşeklere yardım ediyorum. Deliler gibi korktuğum köpeklerin topallayan ayaklarına merhem sürüyorum.

Yürüyorum.

‘Bu arada arkamdan üstünü çizdiğim bazı şahsiyetler hakkımda bir sürü rivayetler, bir sürü kendi bilinçaltı çürümüşlükleri ile öyküler anlatıldığını biliyorum.’

Yürüyorum.

Mayın tarlalarına giriyorum. Termal kameraların ardındakiler, içinde kilodundan başka bir şey olmayan bana ateş edemiyorlar. Bu işi, herhangi bir mayına bırakıyorlar. Ne garip! Aslında için için de bu sona hayıflanıyorlar. Sanki benim bile bilmediğim bu yolculuğun nedenini onlar biliyorlar.

Ülkeler ardımda kalıyor. Ben durmadan yürüyorum. Bilmediğim hızla terk etmek istediğim Caddeler, sokaklar, artık beni etkilemeyen bakışlar…

Hiçbir şeyi hiç kimseyi durup değerlendirmiyorum. Her şeyin, herkesin gözümde önemsizleştiği oranda önem kazanmama ise hiç aldırmıyorum.

Ben yalnızca neden yola çıktığımı anımsamak istiyorum. İstemek pek işe yaramıyor. Her şey arkada bırakıp gitmeyi mi yoksa yalnızca yürümeyi mi istiyorum?

Bilmiyorum. Ben şimdilik sadece yürüyorum. Çatışmalardan, dövüşlerden, bombardımanlardan geçiyorum. Kopmuş beden parçalarına, ya sahipleri yaşıyorsa, ya umutsuzca kollarını, bacaklarını, kulaklarını arıyorlarsa kaygısıyla bakıyorum.

Yürüyorum. Dumanı tüten sokaklarda çocuklar, deliler gibi koşuyor. Hiçbir yer güvenli değil. Çoğu zaman sığınacakları yerde toprağı yaran patlamayla buluşuyorlar. Bütün çaba bir anda sona eriyor.

Yürüyorum.

Yanmış, yıkılmış kasabalardan geçiyorum. Birlikte toparlanıp gitmeyi öylesine istiyorum. Dağlardan, tepelerden, akarsulardan, patikalardan geçiyorum. Bir yanardağın tepesinde şöyle bir soluklanmak istiyorum.

Korkmuyorum; çünkü ateş olsa cürüme kadar yer yakacağını düşünüyorum. Yürek kavuran ağıtlar iniltiler… Hep.

Yürüyorum.

Göller, denizler, okyanusların yanından geçiyorum. O sonsuz mavilikler bir an, beni yolumdan alıkoyuyor. İçimden, milyonlarca yıl önce geldiğim yere dönüp yolculuğuma, akışkan, serin ve derin bir mevkiden devam etmek geliyor. Bu düşüncelerim televizyon kameramanlarının, muhabirlerinin yüreğinin hoplatırmış bilmiyorum.

Sularda yolculuktan vazgeçiyorum. Dünyanın kıyısına ulaşmayı düşlüyorum. Sonra dizlerimi büküp hafifçe yaylanarak yeryüzünden evrenin derinliklerine bedenimi salıvermek istiyorum. Çünkü yanından geçip gittiğim hiçbir pisliği görmek istemiyorum.  Hiçbir acıya tanık olmak, hiçbir faciayı, kıyımı duymak hiçbir zulmü seyretmek zorunda kalmak istemiyorum.

Riyakar ilişkilere çanak tutmak, inanılmaz yüreksizliğin, kusturucu riyakarlığın, akıl almaz sinikliğin seyircısı olmak, inanılmaz aşkların yeryüzünden silinişini izlemek, sonsuz sevgilerin çekip gitmesini görmek istemiyorum.

Bütün bunları düzeltmenin yolunu bilmiyorum. İşte bu yüzden ben de gitmek istiyorum.

Yürüyorum.

Saldırıların, tecavüzlerin yanından geçiyorum. Minicik bedenler cansız. Az önce çektiği acıları unutmak, unutturmak istemezcesine bu insanlık dışı izleri taşıyor. Yaşlı bedenler… Yanı buruşmuş tenler, kireçlenmiş eklemler…

Bir zamanlar hayatlarının anlamı olan, gözlerine ışıltılar konduran bir eylemin bu kadar acı veren, onur kırıcı, ölümcül bir saldırıya dönüşmesinin izlerini beynimde ilelebet saklayacağımı biliyorum.

Yürüyorum.

Bağlardan, bahçelerden geçiyorum. Meyve toplayanları geçip, bir bağbozumunda duruyorum. Koca teknelerde üzümün şaraba yolculuğunu seyrediyorum. Eteklerimi toplayıp tekneye giriyorum. Simsiyah üzüm taneleri, ayaklarımın altında minik saydam torbacıklar gibi patlıyor. İçinden, hayatın, özgürlüğün, zevkin, mutluluğun sıvısı fışkırıyor. Bağırları açık kolları sıvalı kızlar, teknelere küfelerle üzüm taşıyor. Çevreye bakınıyorum. Asmaların altında delişmen *Dionysos’un koşuşturmasını yakalamaya çalışıyorum. Beyaz bacaklarım kırmızıya dönüyor.

Şarabın rengi bacaklarıma tırmandıkça, ben eteklerimi yukarıya çekiyorum…

Çekiyorum… Çekiyorum… Çıkarıp fırlatıyorum. Bütün öteki kızlar da giysilerini fırlatıyorlar. Teknelerin içinde sıçrıyoruz, tepiniyoruz, kayıp düşüyoruz…))

Tüm bedenim, üzüm taneleri ve şaraba bulanınca, yine teknede, yine çıplak, ama bu kez ben, ama bu bkez üç bin yıl sonra ve ‘’buldum buldum’’ diye bağırmadan buluyorum; şarabın neden aşkın ve şehvetin içki si olduğunu.

Tam da bunun için. İçinde kadının, erkeğin teri, kokusu olduğu için. İşte bu yüzden şarap başka. Yeryüzündeki bütün içkilerden farklı. Bu yüzden kutsal. Bu yüzden aşkın simgesi. Hatta aşkın ta kendisi. Sarhoş oluyorum. Ne yaptığımı sonuna kadar biliyorum.

Dünyanın kıyısına olan yolculuğumu sürdürmek üzere yola koyuluyorum.

Çıplaklığımı üzerimden üzüm taneleri düşerken fark ediyorum. Durup, elbisemi aramayı düşünürken, bir çift el, başımı bir yakadan çıkarmama yardım ediyor. Gözleri kestane şekeri rengi. Bakışları şerbet akıyor. Gülümsüyorum. Bir bebek gibi giydiriyor beni. Elini elbisenin koluna sokuyor. Usulca elimi tutuyor. Çıkarıyor… Grozuna yaslıyor sonra öteki elimi alıyor. Dayanılmaz, kekremsi üzüm kokuları geliyor bedenimizden.

Bu yüzden birbirimize eğiliyoruz. Kırmızıyı, şarabı bir kez de biz kutsuyoruz. İçimizde fişekler patlıyor.

İrkiliyorum. Şarap şişesini, market sepeti yerine boşluğa bıraktığımı fark ediyorum. Görevliler koşturuyor. Kötü, kirli bir paspasla güzelim kızıllığı önce bulandırıp sonra silip gidiyorlar. Sadece birkaç saniye elimde tutup seyrettiğim şarabın parasını kasaya ödüyorum. Yüzlerce kez kendime, gitmemeye söz vermişken yine o dev marketlerden birinde olduğumu anlıyorum.

Bu iradesizliğime ne as vereceğimi bilemiyorum.

Caddeye çıkıp karşıdan karşıya geçiyorum.

Yürüyorum.

Eve varmak için adımlarımı sıklaştırıyorum. ‘’Hayat dönüş’’ operasyonlarında bu gün kaç kişi öldü. Hangi annenin gözyaşı Suriye topraklarına gönderilen Mehmetlerden, Mustafalardan geldi üzülerek merak ediyorum.’’Başkanlık’’ istemeyen ‘’Hayırcılar’’ eylemleri başladı mı merak ediyorum.

Karnelerine, başarılı, başarısız tüm çocukların, tüm annelerin yüzünden akan terlerini ellerini gözlerinden öperim iyi tatiller çocuklar.

*Dionysos: Mitolojide Şarap Tanrısı, şarabın sadece sarhoş ediciliğini değil, sosyal ve faydalı etkilerini de temsil eder. Medeniyatin destekçisi ve barış aşığıdır. On iki Olympos tanrısından bir olan Dionysos Zeus ile Semele’nin oğludur.

Yararlanılan kaynak: Nurten Baltacı.

Ümit Sağaltıcı

Share
386 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

2+3 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • SURİYE Ülke Genelinde Durumlar Normal

    03 Ocak 2018 Köşe Yazıları

        İran İçişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Zulfikari ülke genelinde durumların gayet sakin olduğunu, son olarak bir kısım bölgelerde yaşanan kaosun yakın bir süre içinde sona ereceğini belirtti. İranlı yetkili Şura Meclisinin bir kısım göstericilerin şiddet ve kaos eylemlerinde bulunmalarıyla durumları yatıştırmak ve kontrole almak için etkin icraatlar aldığını ifade etti. Isfahan İl Emniyet Müdürü Yardımcısı Kahdreycan Kentinde bir polisin yakıldığı yönündeki haberlerin aslı gerçeği olmadığını belirtti. Teröristlerin İh...
  • KURAN KURSUNDA ÖRENCİLİK GÜNLERİM

    03 Ocak 2018 Köşe Yazıları

    Kuran’ı Kerim dersleri almak için Deniz Mahallesi halkından ve aynı mahallede yaşayan Hilal Hocanın yanına gönderdiler beni. Kurs yeri; Şimdiki Girne Caddesinin Tünel caddesiyle kesişme noktasından denize doğru 300metre mesafede sol yanda bir ara sokakta olup, Girne Caddesinden 100m. Solda bir yerde idi. Hocanın Edip, Süleyman ve Mehmet Selim adında üç erkek çocuğu var. Süleyman İlkokul 4. Sınıfına devam ediyordu. Diğerleri okula gitmiyordu. Süleyman, Okulda yaşadıklarını bizlere de yaşatıyordu. Örneğin; Öğretmenden dayak yese, birimize dayak a...
  • İÇ SAVAŞ HAZIRLIKLARI

    03 Ocak 2018 Köşe Yazıları

     Geçen haftaki yazımda; anayasanın nasıl askıya alındığını, yorum gerektirmeyecek derecede açık olan hükümlerinin nasıl yok sayıldığını elimden geldiğince izah etmiştim. Bu hafta da gündemdeki “iç savaş yasası” olarak nitelendirilen ve OHAL KHK’sı ile düzenlenen “ultra-mega” afa değineceğim. İçeriğinden ve ülkeyi nasıl bir duruma sokcağından çok, işin hukuki boyutunu anlatacağım. Yazmadan af müessesinin ülke tarihinde nasıl uygulandığını bir araştırayım dedim; bizden öncekiler nasıl uygulamışlar neler yapmışlar falan filan. Konuyu ele alan a...
  • 2018’E DAİR…!!!

    02 Ocak 2018 Genel, Köşe Yazıları, Tüm Manşetler, Üst Haberler, Yerel

    Sevgili dostlar, Yeni bir yıla girdik...  Her seferinde olduğu gibi, yeni yılın güven, barış ve huzur dolu bir yıl olmasını elbette ki dileyeceğiz ancak, yarının karanlığını şimdiden haber eden, iç açıcı olmayan bir süreçten geçtiğimizi de görmezden gelemeyiz maalesef... Bunun için dayanışmamız şart... Dayanışma diyorum... Çünkü güven, barış ve huzuru tesis etmenin bana göre yegane yolu dayanışmadan geçiyor... Günümüz emperyalizminin, böylesi bir dayanışmayı tesis edememiş apolitik toplumları bölüp parçalayarak, esarete mahkum eder...